Mezuniyet ufaktan yaklaşmaya başlayınca tabii bende bir eğitim öğrenimden uzaklaşamama sendromu doğdu bir anda. Kendimi yüksek lisans programlarına bakarken buldum çaktırmadan. Dönemin başında Stanford MBA programının kabul biriminden bir görevli İstanbul’a geldi kayıt kabul sürecini anlatmak için. Mba programından mezun iki Türk de etkinliğe katıldı sorularımızı cevaplamak için. İşte Design Thinking hikayem orada başladı diyebiliriz sanırım. Bir makerspace olarak da adlandırabileceğimiz Atölye İstanbul’un kurucularından biriyle tanıştım. Kendisiyle kısacık bir sohbetin ardından bizim okulda Design Thinking adında bir ders vereceğini ve mutlaka katılmam gerektiğini söyledi. Design Thinking nedir, ne değildir daha önce hiç duymamıştım ama bir Stanford mezunundan çok bilecek halim yoktu sonuçta. Kesinlikle sözünü dinledim hocamın. Bugün iyi ki de dinlemişim dediğim yeni bir metodolojiyle tanışmamı ve muhteşem eğlenceli bir yüksek lisans dersi deneyimi yaşamamı sağladı. Buradan kendisine de içten teşekkürlerimi sunmak isterim.

Tamam çok uzattım biliyorum, artık Design Thinking nedir bir de onu yaz dediğini duyar gibiyim pek tatlı okuyucum. Bir derste tabii ki konunun uzmanı olmadım ama temelde ne olduğuyla ilgili seni de aydınlatmak isterim. Design Thinking, bir problem çözme metodolojisidir. Bir problemimiz olduğunda direk sonuca gideriz değil mi? Problemi çözmek için uğraşıp hep bir çıkmazın içinde kaybolur en sonunda da sıkıntıdan cinnet geçiririz. Ben bu dersi aldıktan sonra en basit konuya bile bu bakış açısıyla yaklaşmaya başladım. Bu metodolojiye göre ilk adımın problemi tanımlamak olmalı. Örnek olarak derste incelediğimiz konu üzerinden ilerleyeceğim. Bizim incelediğimiz konu partnerimizin dışarıda yemek yeme tecrübesini, partnerimizin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden dizayn etmek. İkişer kişilik gruplar halinde partnerlerimizin yemek yeme tecrübelerini irdelemeye başladık. Bu metodolojide esas “insan”. Sürecin tam ortasında insan ve onun ihtiyacı var. Bundan dolayı da karşınızdaki insan için sorunun ne olduğunu çok iyi anlamanız ve çözüme giderken buradan yola çıkmanız gerekmekte. Bu aşamada önemli olan üç yaşındaki bir çocuk gibi neden ki, ama neden ki ve yine neden ki şeklinde sorular sormak. Çözmek için doğru problemi aramak birincil hedef. Bu sebepten ötürüdür ki hepimiz partnerlerimizle konuşmaya başladık. Bu sürece empati süreci deniyor. Problemi tanımlamamıza yardımcı olması için karşımızdakiyle konuyu derinlemesine irdeliyoruz. Biz de bu yüzden karşımızıdakine dışarıda ne kadar sık yemek yediğinden başlayarak onun yemek yeme alışkanlıklarını anlamanıza yardımcı olacak tüm soruları sorduk. Empati sürecinde yeterli araştırmayı yaptıktan sonra sorunu tanımlamanız gerekiyor. Bizim vakamızda partnerim, işi gereği tüm öğünlerini dışarıda ve çok hızlı yemek zorunda kaldığından keyifli ve lezzetli yemek yemeye vakit bulamamaktan yakınıyordu. Normalde gittiği ve sevdiği mekanlara sadık olduğunu ve sevdiği yerlere giderek onları koruduğunu da belirtti. Benim için kendisine çözüm bulmadaki sürecim bu iki çıkarımdan başladı. Dışarıda yemek yeme alışkanlığıyla ilgili sorunu bulduğuma göre artık bir sonraki aşamaya geçebilirdim. Burada metodolojinin diğer bir aşaması karşımıza çıkıyor ki en eğlenceli kısmı olarak adlandırabilirim. Esasta “Ideate” diye adlandırdıkları bu süreçte küçük fikirler üretiyoruz. Benim en sevdiğim şey ise ürettiklerimizin sınırsız olması. Burada düşündüğünüz bir fikir dünyada var olmayan bir şey olabilir, hiç tasarlanmamış bir şey olabilir, tasarımı mümkünsüz olan bir şey olabilir, hiç fark etmez. Yine küçük bir çocuk gibi hayal gücünüzün sınırları olmadan çözüm üretmeye başlıyorsunuz. Mesela Jetgillerden biri size sürekli yemek taşıyabilir, ya da bir hap üretirsiniz ve tüm beslenme ihtiyacınızı karşılarsınız ya da canınız ne çekerse o anda telefonunuzdan çıkar pat diye ( tamam bu kadar da abartmayalım :) Demek istediğim probleme farklı açılardan bakmaya başladığınızda daha zengin içerikli çözümler de çıkmaya başlayacak. Tekrar konuya dönecek olursam, bu küçük sınırsız fikirleri ortaya döküyoruz ve bir sonraki aşama için biriktiriyoruz. Bundan sonra ki aşamada ürettiğimiz opsiyonları ihtiyaçlar doğrultusunda daraltmaya başlıyoruz ve  soruna en odaklı çözüm getirecek fikri seçiyoruz. Bu, tek bir çözüm olabilir ya da ayrı ayrı düşünmüş olduğunuz bir kaç küçük fikirle yepyeni bir tasarım olabilir. Çözümünüzü belirledikten sonraki süreç ise prototipleme. Burası da çok ilginç çünkü ilk denemede hiç bir zaman başarılı olamadığınızı göreceksiniz. Ve bir bilim adamının deney yaparken yapmış olduğu gibi prototiple uğraşırken tekrar tekrar en başa dönüp en doğru çözüme ulaşacaksınız. İşte bu kadar, çok güzel değil mi?

Şimdi sayın okuyucum, umarım seni sıkmadan cici cici anlatmışımdır konuyu. Bu metodoloji dediğim gibi en ufak sorundan, bir Startup fikrini test etmeye kadar çok geniş bir alanda uygulanabilecek bir problem çözme yöntemi olduğundan benim kalbimi çaldı şahsen. Umarım senin de ilgini çekmeyi başarmıştır. Ben tabii ki konunun belki de en acemisi olduğumdan sadece fikirlerimi ve alabildiğim kadarını anlatmaya çalıştım. Bu metodoloji Stanford Üniversitesinde D.School adı altında derslerle anlatılıyor ve atölye çalışmaları gerçekleştiriyor. Atölye İstanbul’da tam olarak bu işlevi yerine getirmek için kurulmuş diyebiliriz sanırım. Tam olarak konuya temas eden ve Design Thinking metodolojisiyle GE’nin çözmüş olduğu bir problemi de anlatan Ted konuşmasının linkini eklemeyi de bir borç bilirim. Konuşmacı David Kelley Ideo’nun  kurucusu ve Stanford D.School’un öğretmenlerin biri olup Design Thinking metodolojisini ulaşabileceği herkese anlatmayı hedef edinmiş yüksek şahsiyetlerden. Almış olduğum duyumlara göre Atöyle İstanbul’un kurulmasında danışmanlık yapmış ve yakınlarda belki Türkiye’ye uğrama ihtimali varmış. Ben kendisini canlı dinlemeyi çok isterim ve videoyu izlemenizi kesinlikle tavsiye ederim. İlgilenen arkadaşlarıma konuyla ilgili güzel makaleler de atabilirim.

Ha bu arada benim çözümümü merak ediyorsan eğer kendimden hiç beklemediğim şekilde bir mini yemek helikopteri tasarladım partnerim için. Hani şu uygulamalarla telefondan bile kontrol edilebilen Rdrone helikopterler var ya işte onlardan bir yemekopter tasarladım diyebiliriz ve tamamlayıcı olarak bir uygulama. Partnerim, sıkıcı iş toplantılarından çıkamadığı zamanlarda tuzladaki en sevdiği balıkçıdan balığını sipariş edebiliyor olacak mesela. Ve bu balık en hızlı ve güvenli şekilde ona ulaşacak. Toplantı arasını güzelleştirecek, her ne kadar mekana gidemiyor olsa da sürekli fastfood yemek zorunda kalmayacak. Hem de belirtmiş olduğu gibi sevdiği mekanları koruyor olacak.

Şimdilik bu kadar, umarım sevmişsindir.

Sevgiler

BB

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın