Kadınlar için sancılı geçen ve mücadele isteyen bir süreç, siyasi ve sosyal hayatta kadın-erkek kavramlarının zihinlerde aynı platformda düşünülebilmesinin bir gereğiydi, ne yazık ki bu gereklilik içinde bulunduğumuz 21. Yüzyılda dahi devam ediyor. Kadınların siyasi hayatta, erkeklerle eşit ya da onlara yakın haklar kazanabilmesi büyük bir evrim sonucunda gerçekleşmiştir. 20. Yüzyılda eşitlik, insan hakları gibi kavramların önem kazanmasıyla kadınların siyasi ve sosyal hayatta eşitliğe yönelik talepleri kendisini daha sağlam temeller üzerinde göstermeye başladı. Kadınlar, bu baş kaldırışa kadar geleneklerin ve ön yargıların çizgilerini oluşturduğu bir çerçevenin içindeydiler. Bu çizilmiş çerçevenin içindeki tek rolleri ev hanımlığı ve annelik görevleriydi.

Bu yazı dizisinin genelinde Türk kadınının siyasi hayattaki inişli çıkışlı ilerleyişine göz atacağız. Yazı dizimizin ilk parçasında, döneme göre geniş siyasi haklara sahip olan Orta Asya’daki Türk Kadını’nın İslamiyet’in kabulü ile birlikte bu alandan kesin sınırlamalarla nasıl çekildiğini ve batılı ülkelerin siyasal ve sosyal hayattaki aydınlanmalarına Türk Kadını’nın Meşrutiyet dönemindeki çalışmalarıyla nasıl karşılık vermeye çalıştığını göreceğiz. Son olarak ikinci parçada ise, Cumhuriyet’in ilanıyla yasallık kazanan Türk Kadını’nın siyasi hayattaki yerini inceleyeceğiz.

 Eski Toplumlarda Kadına Genel Bakış:

Hemen hemen tüm milletlerde, kadının kendisini haklara ve özgürlüklere sahip biri olarak kabullendirebilmesi çok uzun zaman almıştır. Erkeklere doğuştan ve çok eski zamanlardan beri verilen bu statüyü kadınlar büyük fedakarlıklar ve ciddi örgütlenmeler sonucu kazanabilmiştir. Kadının kendisini siyasi hayata katabilmesinin yolu, öncelikle sosyal hayatta kendisi için sağlam ve herkesçe kabul edilmiş bir mevki kazanmaktan geçiyordu. Öyle ki, eski toplumların kadına bakış açıları biraz incelenirse, sosyal hayatta dahi bu mevkinin kazanımının zorluğu şüphesiz kendisini ifşa edecektir. İslamiyet öncesi Türklerin uzun yıllar mücadele ettiği Çin toplumunda kadının yeri bir köleyi andırıyordu. Eski Çin toplumunda, kadın kocasının önünde fazla konuşamaz, kocası ve çocuklarıyla birlikte sofraya oturamaz, onlar yemeğini yedikten sonra arta kalanları yerdi. Kız çocukları neredeyse insan yerine konulmadığından onlara isim konulmaz, doğum sıralarına göre “bir, iki, üç” diye adlandırılırdı. Tüm bunlardan tahmin edilebileceği gibi miras hakkı ya da boşanma talebi gibi bir durum da söz konusu olamazdı.

Eski Hint toplumunda da kadının durumu çok farklı değildi. Kadının sınırlı statüsü Manu kanunları ile erkeğe daha da bağımlı hale getirilmişti. Bu kanunlar ile birlikte kadın, çocukluk döneminde babasına, gençlik döneminde kocasına, kocasının ölümünden sonra da oğluna ya da kocasının bir erkek akrabasına bağlı durumdaydı. Çok daha ileriye giden eski Hint toplumu, kutsal dinlerinden biri olan Vedizm’e göre kadını kasırga, ölüm, zehir gibi felaketlerden daha kötü bir varlık olarak saydığından gerektiğinde kocası ölen kadının kocasıyla birlikte yakılması gerektiğine karar verirdi. Hint dinlerinden biri olan Budizm’in kurucusu Buda şu sözleriyle kadına karşı olan küçümseyici ve onu yok sayıcı görüşünü ifade etmiş oluyor: “Kadını dine kabul etmeseydik, Budizm saf bir şekilde asırlar boyunca devam ederdi. Fakat kadın aramıza girdikten sonra bu dinin uzun yaşayabileceğini sanmıyorum.”

Eski Yunan toplumunda kadın, erkeğin bir malı olarak görülüyordu. Öyle ki, bu ‘mal sahipliği’ anlayışıyla, erkek kadını istediği gibi cezalandırıp, dilerse bir başkasına satabiliyordu. Zina suçunun cezası ise doğrudan ölümdü. Yahudiliğin kutsal kitabı Tevrat’ta ve Yahudi toplumu içerisinde ortaya çıkan Hristiyanlık’ta ise kadına karşı açıkça bir olumsuz tavır gözlenmektedir. Özellikle Tevrat’ta yasak meyveyi yemeleri sonucu Adem ile Havva’nın cennetten kovulma olayında günah tamamen Havva’ya yükletilmiştir. Bu günahın bedeli de kadınlara toplumsal hayattan çekilme zorunluluğu olarak ödetilmiştir.

Arap toplumunda da kadının yine erkeğin bir malı, eğlence aracı olarak algılandığı bir gerçekti. Dahası İslamiyet öncesi Arap toplumunda kız çocuklarının diri diri toprağa verildiği gerçeği kadının ne denli aşağılandığının en açık göstergesidir.

Ortaçağ karanlığından sıyrılmayı Rönesans ve Reform hareketleri ile başaran Avrupa’da kadınlar da bu olumlu hareketlenmelere tepkisiz kalmamışlardır. Kadının sanata konu olmaya başlamasıyla karanlık çağın bir tabusu daha yavaş yavaş yıkılmaya başlamış oluyordu. Rönesans hareketleri ile sosyal hayatta kendisini hissettirmeye başlayan kadın, Reform hareketleri ile de birtakım medeni haklarını kazanmaya çalışıyordu.

Fakat kadın hareketlerinin kendisini asıl açığa vurduğu dönem Fransız İhtilali ve sonrasındaki yaşanan yenilikçi dönem oldu. Fransız Devrimi ile kadınlar, yasal ve siyasal haklarını kazanabilmek için ilk bilinçli mücadelelerini başlatmıştır. Fransız Devrim Hareketi’ne başından beri etkili bir şekilde destek veren kadınlar ‘İnsan Hakları Beyannamesi’ yayınlandığında istediklerini alamayacaklarını anladılar. Bunun üzerine çeşitli kulüplerin kurulması ve basın yoluyla örgütlenerek ‘Kadın Hakları Beyannamesi’ (Ollympe de Gouges) yayınlandı. Her ne kadar bu beyanname çeşitli baskılar sonucunda uygulanamamış olsa da birçok kadın hareketinin başlangıcı kabul edilir.

Kadın hakları konusunda maddi anlamda asıl büyük ve köklü değişim Sanayi Devrimi ile kadınların iş hayatında kendisini göstermesiyle ortaya çıktı. Bir işgücü olarak ortaya çıkan kadın, çeşitli hakların sahibi oldu. İş hayatında duyulan ihtiyaç sonrası erkeklerle aynı sosyal statüyü paylaşmaya başlamış olan kadınlar çeşitli feminist hareketlerin de yardımıyla 1900’lü yıllardan sonra siyasal hayatın bir parçası oldu.

Eski Türklerde Siyaset ve Kadın:

Yukarıda genel olarak eski toplumların kadına yönelik bakış açısının olumsuzluğundan bahsettik. Fakat eski Türk toplumunda kadının durumu bu anlattıklarımızdan çok daha farklıdır. Bu farklılığa sebep verecek iki önemli etken bulunmaktadır: Tanrı anlayışı ve aile yapısı. Eski Türk toplumlarında kadın, Eski Hint toplumunun din anlayışından kaynaklanan o aşağılayıcı görüşten oldukça ayrı bir yerdedir. Kadın, eski Türk toplumunda Gök Tanrı tarafından ışık şeklinde yaratılmış olarak tasvir edilmiştir. Hatta çoğu Hakan, kadınları Gök Tanrı’nın gökten gönderilmiş bir hediyesi olarak kabul etmiştir. Bu kutsallık anlayışı dillerine de yansımıştır. Günümüzde de kullanılmak üzere evlenmek, “ev, bark sahibi olmak” şeklinde anlatılır. Burada kullanılan “bark” kelimesinin Orhun Kitabeleri’nde “mabet” anlamında kullanıldığı bilinmektedir. Dolayısıyla Eski Türklerde kadın bu kutsallığın oluşmasında en önemli etken olarak kabul edilmiş ve kadın bu toplumda dönemine göre aile yapısında önemli bir yere sahip olmuştur.

Öte yandan, aile yapısı da incelenmesi gereken diğer önemli konudur. Eski Türk toplumlarında ataerkil bir yapının söz konusu olduğunu kabul etmek zorunluluktur. Kısaca soyun devamı ve akrabalık baba tarafındandır. Fakat burada asıl dikkat çekilmesi gereken husus, ataerkil aile yapısına rağmen ana soyu ile baba soyunun eş değerde tutulduğudur. İşte böyle bir sosyal ortamda kadınların siyasi hayatta kendisinden söz ettirmesi diğer toplumlara göre daha kolay olmuştur.

Öyle ki dini ve resmi törenlerde Kraliçe “Tavananna” unvanıyla Kral ile birlikte ülkeyi temsil ediyor, iç işleri ve dış işleri ile ilgili kararlarda ikisinin imzası birlikte bulunuyordu. Bir emrin yürürlüğe girmesi için “ Hakan emrediyor ki…” demek yeterli değildi. “Hakan ve Hatun emrediyor ki…” denirse emir önem kazanıyordu. Yine biliniyor ki, elçilerin kabulünde Hakan’ın eşi ve çocukları da hazır bulunuyor, kadınlar devlet yönetim organı olan senelik toplantılarda yer alıyordu. Bu şartlar da Eski Türk toplumunun diğer eski kavimlere nazaran kadına ne kadar fazla değer verdiğini göstermektedir.

Osmanlı Siyaseti’nde Kadın Cephesi:

Osmanlı, büyük bir genişlemeyle bir imparatorluk haline geldi. Bu genişlemeyle içine birçok medeniyeti katan Osmanlı, özellikle Bizans ve İran etkisinde kalarak eski Türk adetlerini zamanla unuttu. Bu unutuş ve İslamiyet’in kabulüyle kadının toplum içerisindeki durumunda çok önemli değişiklikler söz konusu oldu. O dönemde kadının sahip olduğu toplumsal mevkiyi Lady Montague 1717-18 yıllarında yazdığı mektuplarda şöyle anlatıyor: “Kadınların yaptıkları başlıca şey komşularını ziyaret etmek, Türk hamamlarına gitmek, cömertçe harcamak ve yeni nakış motifleri yaratmaktır.” Bizans ve İran etkisi altında kalan Sultan ve İmparatorluğun ileri gelenleri yaşadıkları mekanları Haremlik ve Selamlık olarak ikiye ayırmışlardı.

Kur’an’da kadının siyaset yaşamındaki yeri hakkında kesin bir hüküm olmamakla birlikte İslamiyet’in muhafazakar bir şekilde yorumlanmasıyla da kadın iyice sosyal ve siyasi cemiyetlerden koparılmış, ev yaşamının bizzat kendisi haline getirilmişti. Sonradan kadınların şahsi hayatını da önemli derecede sınırlayacak olan kanunların çıkarılması bunun açık göstergesidir. Afet İnan bu kararları şöyle sıralıyor: Kadınların kaymakçı dükkanına girmemeleri, ince kumaştan ferace giyilmemesi, kadınların erkeklerle beraber sandala binmemeleri gibi. Bu gibi kısıtlamalarla karşılaşan ve siyasi hayatın bir parçası olmayı talep edecek kadının öncelikle sosyal anlamda özgürlüğünü kazanabilmesi şarttı.

Osmanlı toplumunda kadın haklarının kazanılması konusunda ilk önemli talepler ve bunun doğrultusunda yapılan kayda değer ilk çalışmalar Tanzimat Fermanının ilanıyla gündeme gelmiştir. Osmanlı’nın Batılı ülkelerin modernleşmesine ayak uydurmaya çalıştığı bu dönemin yaratıcıları “Tanzimat aydınları” idi. Şüphesiz Osmanlı’da kadın hareketlenmelerine başlangıç verenler, bu               “ Tanzimat aydınlarının” ailelerine mensuptu. Batıdaki aydınlanmaları yakından takip eden bir ailenin içinde yetişmiş kadınlar, bu aydınlanmayı kendi ülkelerindeki kadınlar için de uygulama gayreti içindeydiler. Fakat “ Tanzimat aydınları” gibi bu yenilikçi kadınlar da modernleşmeyi ancak devlet sınırlamaları içinde değerlendirebilmiş, devletin belirlediği alanda kadınının özgürleşmesine çalışılmıştır. İşte tam da bu yüzden, kadın modernleşmesinin ilk basamağı eğitim alanında gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. 19. Yüzyılda Avrupa’daki kadınlar siyasi hayata katılımın yollarını ararken Osmanlı kadını evlilik ve sosyal hayatla ilgili eğitimi talep ediyordu. Kadının her şeyden önce “ev dışına” çıkması gerektiğine inanan kadın düşünürler, kadını “aile yapısı” içinde yüceltmeye çalışıyor, bu anlamda kadına yapılan sınırlamalar yok edilmeye çalışılıyordu. Kadını kamusal ve siyasal hayatta görmek isteyen kadın yazarlar da olmasına rağmen yukarıda bahsettiğimiz görüş çok daha ağır basıyordu. Öyle ki bir kadın yazar olan Zehra kadının toplumda olması gereken yerini şöyle değerlendiriyordu: “ Kadın dava vekaleti,tababetle meşgul olunca evin idaresine, çocukların terbiyesine ve bir ev kadınının ihtimamına muhtaç olan her meşgaleye nasıl yetişebilir? Ondan başka medeni memleketlerde aynı mesleklerde bulunan zükur arasında rekabet-i maişet, müdhiş bir şekil almış iken bir de kadınlar rekabete girişir ise hal neye varır? Zannederim ki yaratılış cihetinden kadınlar, ciddi ve mütemadi bir gayrete, çok yoracak sürekli bir sa’y-i fikriye dayanamazlar.” Öte yandan Zehra, bir kadını Meclis- Mebusan’da görmenin “gülünç” olacağını ve kadının “ Elinin hamuruyla erkek işine karışmaması” gerektiğini ileriye sürüyordu.

Tanzimat ile birlikte kadının eğitim hayatı sıbyan mekteplerinden Darülfünunlara kadar sıçramıştı. Tıbbiye Mektebi, Darü’l-muallimat ( Öğretmen Okulu) gibi okullarda Avrupa tarzı eğitim gören kadınlarla birlikte yeni bir zümre ortaya çıktı. Batı etkisi taşıyan yaşam biçimleriyle dikkat çeken bu zümre, çeşitli gazete ve dergilerin yayınlanmasına önemli katkılar sağladı. “Terakki” gazetesiyle başlayan bu yayınlar “Hanımlara Mahsus Gazete” gibi çeşitleriyle devam etti. Fatma Aliye, Emine Sebiye gibi kadınların görev aldığı bu yayınlarda “iyi anne, iyi eş ve iyi Müslüman” yetiştirmek amacıyla eğitimden sağlığa çeşitli alanlarda yazılar yazıldı. Tüm bunların dışında Batıdaki kadınların haklarından ve siyasi hak taleplerinden bahsedilerek de ilerideki gelişmelere zemin hazırlanıyordu.

Yukarıda sayılan dergilerin yardımı ve öncülüğüyle kadın hareketlenmelerinin diğer maddi sonucu kulüp örgütlenmeleriydi. İkinci Meşrutiyet ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti, sivil toplumun daha geniş bir kısmına ulaşmak için bu tarz kulüpleri desteklemişti. “Şefkat Cemiyetleri” olarak da anılan bu kulüplerde bir yandan yardıma muhtaç olanlara destek olunuyor, öte yandan seçme ve seçilme hakkından da bahsedilerek kadın, siyasi hayatın bir parçası haline getirilmeye çalışılıyordu. “Osmanlı Kadınları Cemiyet-i Hayriyei Nisvaniyesi” gibi cemiyetler ayrıca İkinci Meşrutiyet döneminin önemli yayınlarından “ Kadın” gibi dergilerle destekleniyordu. “Kadın” bir yandan politik makaleleriyle tanınıyor, diğer yandan bu cemiyetlere destek verenlerin isimlerini kendi bünyesinde yayınlayarak kadınları cemiyet hayatının içine çekmek için onları bu konuda özendirmeye çalışıyordu.

Yazısı için konuk yazarımız Seda Karaman’a teşekkür ederiz!

 

11096384_10206360744686800_4868366333794428109_nSeda Karaman,

1993 İzmir doğumlu. Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi, ‘doktrindeki hakim görüş’ takipçisi. Yılmaz kadın hakları savunucusu, önlenemez keşfetme tutkunu. ‘bir rüyadan ötekine illegal taşınan’ hayalperest;                                                                                                                                                                     ‘herkese selam, yazmaya hasret’

 

 

 

 

 

Yazar Hakkında

Konuk yazarlardan ilham, fırsat ve yeni fikirlerle dolu paylaşımlar!

İlgili Yazılar

Yorum Yazın