Dünya yuvarlaktır.

Avustralya vardır.

Türkiye 3 kenarı denizlerle çevrili bir yarım adadır.

Atatürk 1923 yılında Cumhuriyet’i kurdu.

Hamlet’i Shakespeare yazdı.

Ee, yani? Yeni bir şey söylemedim. Zekice tespitlerde de bulunmadım. Ama çok doğru konuştum.

Karşı çıkan varsa, yukarıdaki cümlelerin “gerçekliğini” kolayca kanıtlayabilirim. Bir google’lamayla bu cümleleri destekleyen pek çok farklı kaynak bulabilirim. Peki bu kanıtlamak olur mu? En güvenilir kaynağın bile “doğruyu” söylediğinin garantisi var mı? Sosyal medyada karşımıza çıkan herhangi bir habere inanmak bir yana, saygın kabul ettiğimiz yayın organlarının doğruyu söylediğine nasıl inanır hale geldik? Ya da diğer bir deyişle: Kuzey Dakota Var Mıdır?

Adam Fawer, 2008’de yayımlanan kitabı Empati’de, bir sınıfta öğrencileri bu konu üzerine tartıştırarak bizi en temel şeyleri sorgulamaya itiyor. Öğretmen bu soruyu ilk yönelttiğinde sınıfta bir şaşkınlık havası oluşuyor. Kuzey Dakota Var Mıdır? Ne saçma bir soru. Elbette vardır. Size tanıdık gelmese de, ABD’li öğrenciler için “Çorum var mıdır?” kadar absürt bir soru.

Sahi, Çorum var mıdır? Hiç gittiniz mi Çorum’a? Giden bir tanıdığınız var mı? Hiç Çorum plakası gördünüz mü ya da? Görseniz de fark ettiniz mi onun Çorum’un plakası olduğunu? Gördüğünüz, deneyimlediğiniz, etkisini hissettiğiniz bir şeye dayanarak bırakın başkasını kendinize kanıtlayabilir misiniz Çorum’un varlığını?

Sunacağınız ilk kanıt muhtemelen haritada olması olacaktır. Kitapta öğrencilerden birinin cevabı da benzer şekilde. “Coğrafya kitabında yazıyordu.” Bu benim yukarıdaki cümleleri Google ile kanıtlamama benziyor. Elbette ders kitabı Google’da karşımıza çıkacak birçok kaynaktan çok daha güvenilir. Ya da, öyle mi? Ders kitabını yazanları tanıyor musunuz? Yararlanılan kaynakları hiç araştırdınız mı?

Ne zamandır kabullendiğimizi bile hatırlamadığımız bir sürü şeyi sorgulatan, delirme yan etkili sorular bunlar. Çorum’un varlığı bile kesin değilse bu dünyada neye inanacağız, değil mi?

İnanmak, bir şeylere sırtımızı dayamak aslında dünyevi bir ihtiyaç. İçten içe çocukluğumuzdan getirdiğimiz inançlara, yaşam tarzına bağlı kalmak istiyoruz. Çoğumuz ailemizin dinine inanıp babamızın takımını tutmuyor muyuz? Daha önceden doğru kabul ettiğimiz, ona göre yaşadığımız değerlerin devrilmesi bizi üzüyor. Biz de gördüğümüz duyduğumuz şeyleri alışageldiğimiz dünya görüşüne uydurmaya çalışıyoruz. Çocukluğumuzdan, büyüdüğümüz çevreden getirdiğimiz düşünceyi haksız çıkarmamak adına karşılaştığımız haberleri kafamızda manipüle ediyoruz. Hangisine inanıp hangisine inanmak istemediğimizi duygusal olarak seçiyoruz. İşte bu, duygularımızın ve kişisel inançlarımızın sesini nesnel bulgulardan daha çok dikkate almamız durumuna post-truth deniyor.

Düşünüyorum, öyleyse varım. | İnanıyorum, öyleyse haklıyım!

Sözcük itibarıyla doğrunun ötesi, post-gerçeklik, gerçekliğin sonrası vb. şekillerde kabaca Türkçeye çevirilebilecek post-truth, 2016’da Oxford Sözlük tarafından yılın kelimesi seçildi. Post-truth’un bu kadar etkili bir sıfata layık görülmesinin sebebi; dünyanın dört bir yanında; hatıraları, duyguları olan insanların nesnel bir karar vererek oy verme konumunda olması. Ve 2016’da, bunu Batı medyasının gözüne sokacak iki olay yaşandı: Brexit ve Donald Trump’ın seçilmesi.

Amerika ve Avrupa‘nın burjuva kesimi bu sonuçları yanlış bilgilendirmeye, bilgi kirliliğine, diğer kesimin bilgisizliğine bağlıyor. Bunda sosyal medyanın etkisi büyük. Hatta Trump’ın zaferi için Facebook’u suçlayanlar var. Sosyal medya herkesin paylaşımına açık, yalan haberlere fazlasıyla müsait bir mecra olduğu için toplum üzerindeki etkisi seçim dönemlerinde özellikle dikkat çekiyor. İnanmak istediğimiz haber -doğru ya da yanlış- ayağımıza geliyor. Sosyal medya algoritmaları da bize görmek istediğimizi göstermeye programlı olduklarından, karşıt görüşlere kapalı bir ekrandan bakıyoruz dünyaya. Gündemi internetten, özellikle sosyal medyadan takip eden günümüz toplumu, uçsuz bucaksız bir bilgiler yığınının bir tık uzağında olduğunu zannederken aslında her geçen gün daha dar bir skaladan haberler görüyor.

Post-truth’un 2016’nın kelimesi olması bu yüzden. Birileri Avrupa Birliği’nden çıkmayı tercih eden İngilizleri ve Trump’ı seçen Amerikalıları inançlarına gerçeklerden daha çok bağlı olarak görmüş ki, dünya üzerindeki etkisi de bu denli büyük olunca yılın kelimesi yapıvermişler. Her ne kadar 2016’da bu iki olayla dünyanın dikkatini çekse de, post-truth, bir yılla ya da iki ülkeyle sınırlandırılamayacak kadar demokrasinin içine işlemiş bir kavram.

Hepimizin; saçmaladığını, yanlış düşündüğünü, yeterince bilgili olmadığını düşündüğü insanlar var. Hatta bireyselleşmiş günümüz toplumlarında hepimizin, cahil olduğunu düşündüğü bir zümre var. Kararlarına, hareketlerine bakıp ne kadar yanlış düşündüklerini kendi küçük sosyal çevremizde anlatmaktan keyif aldığımız. Kendi içimizde “Ateistler buna ne diyeceksiniz?” konseptinde kanıtlarımız da var görüşümüzü desteklemek için.

Peki biz kendi doğrularımıza ne zaman/nasıl inandık? Ötekileri gözlerinin önündekini görememekle suçlarken biz kendi doğrularımızı nasıl edindiğimizi hiç sorguluyor muyuz? Daha Çorum’un varlığını kanıtlayamıyoruz. Unutmamak lazım ki, birilerinin kararlarını gerçeğe dayanmamakla itham ederken biz de aslında çoğu şeyi kendi gözlerimizle görmüyoruz.

Öyle ki yazının başındaki cümlelerden ikisinin doğruluğu günümüzde ciddi ciddi tartışılıyor.

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın