Hayatlarımız birer seçimler yığını. Her an aldığımız kararlar bizi bugünkü halimize taşıdı ve biz bunun bizim kontrolümüzde olduğunu düşünüyoruz. Hayatlarımızı seçimlerimizle yönlendiriyoruz ve bu seçimler bizim elimizde. Öyle mi gerçekten? Hayatımızı etkileyen tek şey kendi seçimlerimiz mi? O seçimleri yapmamızı sağlayan benliğimiz, irademiz bizim ürünümüz mü? Ya da, seçimlerimizi bizzat yaptığımızı hissederken aslında zaten karar verilmiş seçimlerin bize ait olduğunu düşünüyor olmayalım? Yazıda bu sorulara cevap vermek isterdim. Ama maalesef yazı boyunca sadece sorular var.

Seçimlerimize yön veren çok fazla etmen var. Kelebek etkisini bilirsiniz. Milyarlarca yıl önce bir kelebeğin kanatlarını çırpması bile bugünkü halimizi etkiliyor. Bunun dışında, herhangi bir karar alırken o anki ruh halimizden hatırlayabildiğimiz ilk çocukluk anımıza pek çok şeyin etkisinde kalıyoruz. Milyarlarca yıl önce bir kelebeğin kanatlarını çırpmasını saymazsak tercihlerimize yön vererek bize pek seçenek bırakmayan etmenleri birkaç grupta inceleyebiliriz.

İçinde bulunduğumuz durum

Aynı dünyada yaşasak da aynı hayatları yaşamıyoruz. O kelebeğin kanatları bizi ve başkalarını birbirinden farklı durumların içine sokuyor. Mesela hapisteki insanları düşünün. Hırsızlık yapmış birisi olsun. Fakir ve paraya özellikle de o an çok ihtiyacı olan birisi. Tam da bunları düşünürken sokaktan çantasını dikkatsizce taşıyan biri geçiyor. Telefonuna o kadar dalmış ki, çantasını kapıp kaçmak çok da zor olmasa gerek. Ve o paraya o kadar ihtiyacı var ki, birden koşuyor ve alıyor o çantayı. O bir hırsız. Böyle tanımlıyoruz onu. Hapiste. Çünkü öyle olması gerekiyor. Çünkü yanlış bir şey yaptı. Siz hapiste değilsiniz. Ama siz hiç onun durumunda olmadınız ki. Olsanız, belki kendisiyle koğuş arkadaşı olacaktınız.

Bu, hırsızların bir savunması değil elbette. Haklı çıkarmak hiç değil. Hafifletici sebep bile değil. Sonuçta nereden baksanız yanlış. Bu, sadece farklı bir bakış açısı. Farklı durumlarda biz de kendimizden beklemediğimiz farklı tercihler yapabilir miydik? Bunun sorgulaması.

2013’te Science‘ta yayımlanan bir araştırma, işte bu farklı durumların üzerimizdeki etkisini ortaya çıkarmış. Çalışma, Hindistan’daki bir grup şeker kamışı işçisi üzerinde yapılmış. Bu işçiler gelirlerinin %60’ını hasat zamanından sonra tek seferde kazanıyorlar. Dolayısıyla yılın bir bölümünde daha zengin sayılabilirlerken, bir bölümünde fakirler. İşçiler hasattan bir ay önce ve sonra bazı testlere tabii tutuluyorlar. Sonuç, fakirliğe bakış açınızı değiştirecek cinsten. İşçilerin IQ’ları hasattan sonra 10 puan civarında bir artış gösteriyor. Araştırmacılardan Sendhil Mullainathan “Bu, fakir insanların daha az zeki olduğu anlamına gelmiyor. Aynı kişi fakirlik çektiğinde zihinsel kapasitesi düşüyor. Birinin zihinsel kapasitesinin fakir olduğu için düştüğü sonucuna varmak da yanlış. Fakirlerin etkin kapasitesi küçülüyor, çünkü akıllarında pek çok başka dert olduğundan diğer şeylere ayıracak kafa kalmıyor.” diyor.

Kısaca, kişinin maddi durumu IQ’sunu, dolayısıyla seçimlerini etkiliyor. Sadece bu araştırmadan yola çıkarak bile diyebiliriz ki, kararlarımız tamamen stabil bir karaktere bağlı değil. Empati, bu yüzden bu kadar hak ederek popülerleşmiş bir kavram. Başkasının koşullarını göz önünde bulundurarak düşün ki, onun hareketlerini daha iyi yorumla ve ona göre yargıla.

Çevresel faktörler

Yaptığımız yanlışların vazgeçilmez bahanesi. “Çevresi kötü.” “Ortam çok kötü.” Biz hep arkadaşlarımızdan etkilendik, hep ortama uyduk. Ama başarılar bizim başarılarımız!

Bizim kontrolümüzde olmayıp hayatımıza yön veren etmenler düşünüldüğünde ilk akla gelen şey belki de dış etkenler. Yaptığımız her hareket aslında çevremizdeki olaylara bir tepki, bir cevap niteliğinde. Biz bir hamursak ve rengimiz, sertliğimiz, nem oranımız belliyse; ailelerimiz, arkadaşlarımız, sosyal çevremiz tarafından şekillendiriliyoruz. Renk aynı, sertlik aynı, nem aynı; ama ortaya çıkan şekil farklı. Kiminin mahallesi çok sıkıyor hamuru, kimininki serbest bırakıyor.

Ailenin değerlerinden, toplum yapısından, şehrin kültüründen etkilenmemek mümkün değil. Hatta belki de karakterimizi en çok etkileyen faktörler. Farklı kültürlerle yoğrulsaydınız muhtemelen farklı şeylere önem veren, farklı kararlar alan biri olacaktınız. Şu anki değerlerinizi size işleyen şey çevrenizdi. O çevre, aileniz, ilk öğretmeniniz, çocukluk arkadaşınız size piyangodan çıktı. Öyle bir ortama düştünüz, böyle bir insan oldunuz.

2011’de Social, Cognitive, & Affective Neuroscience’da yayımlanan bir çalışmaya göre, toplumsal normlar kararlarımızı adalet isteğimizden daha çok etkiliyor. İçgüdüsel olarak, eşit ve adil olanı tercih etme eğilimimiz var. Ama aksi bir durum popülerse onu benimseme eğilimimiz daha baskın.

Bir düşünün. Hiç belirli bir şekilde davranmanız gerektiğini hissettiğiniz için hareketlerinizi değiştirdiniz mi? Aslında bunu doğduğunuzdan beri yapıyorsunuz. Karakteriniz böyle böyle şekillendi.

İçine düştüğümüz durumlar gibi, içine düştüğümüz hayatlar da kararlarımızı etkiliyor.

Genetik

Aldığımız kararlar elbette karakterimizin de bir yansıması. Karakteri çevresel faktörler fazlasıyla etkiliyor, ama genlerimizin etkisini de inkar edemeyiz. Hepimiz farklı insanlarız. Farklı duygulara, düşüncelere sahibiz. Dolayısıyla aynı ortama bırakılsaydık bile farklı yollardan giderdik. Ama bu genleri de biz seçmedik. Beynimizi, güçlü ve zayıf yanlarımızı… Kalıtımımız bize miras kaldı.

Yine de birbirimizi doğuştan getirdiğimiz özelliklerimiz üzerinden yargılıyoruz. Fiziksel/zihinsel engellerle, dış görünüşle dalga geçmek bir yana; birbirimizi zeka, duygusallık gibi çok da değiştiremediğimiz özelliklerimiz üzerinden değerlendiriyoruz. Belki ten rengine göre yargılamıyoruz insanları; cinsiyetleri, cinsel tercihleri üzerinden hüküm vermiyoruz. Ama doğuştan gelen karakteristik özellikleri üzerinden kafamızda bir yere yerleştiriyoruz. Mizacımız, bakışımız, duruşumuz üzerinden elektrik alıp veriyoruz. Irkçılık, cinsiyetçilik, homofobi kadar somut olmayabilir; ama bir ayrıştırma var.

Peki ya özgür irade?

Bütün bunlar bir yana, özgür irade üzerine yapılan bazı araştırmaların korkutucu sayılabilecek sonuçları resmen zihnimizle dalga geçiyor. Belki de davranışlarımız; içinde bulunduğumuz durum, çevresel faktörler ve genetiğimizden bağımsız olarak gerçekleşiyordur.

Sırasıyla zaman çizelgesindeki olaylar: Hareket için sinyalin beyinden çıkması, hareket isteğinin farkına varma, hareket.

Böyle derin konuları araştıracak kadar gözü kara bir bilim insanı olan Benjamin Libet’in 1980’lerde özgür irade üzerine yaptığı deney tam da bu ihtimali savunuyor. Libet, meşhur deneyinde deneklerden bileklerini bükmelerini istiyor. Buradaki kilit nokta, deneklerin bileklerini ne zaman bükeceklerinin belirli olmaması. Bileklerini ne zaman bükeceklerine kendileri “karar veren” denekler ara ara bileklerini büküyorlar, ve Libet beyinlerinde fiziksel hareketi başlatan elektriksel sinyalin (Bereitschaftspotential) zamanını ve bileği bükme isteğinin, bilinçli kararın oluştuğu anı kaydediyor. Fiziksel bir hareket için önce beyinden elektriksel bir sinyal gitmesi gerektiği o zaman da biliniyordu. Ancak Libet’in ölçmek istediği şey, bilinçli olarak o hareketi yapmaya karar verdiğimiz anın bu sürecin neresinde olduğuydu. Deneyin sonuçları, beynimiz hareket sinyalini gönderdikten sonra harekete karar verdiğimizi gösterdi. Yani önce beynimizden sinyal gidiyor, sonra biz harekete karar veriyoruz (ya da karar verdiğimizi hissediyoruz), son olarak hareket gerçekleşiyor. Libet’in bulgularına göre, beynimizin harekete karar vermesiyle bizim bunu fark etmemiz arasında yaklaşık yarım saniye var. Bu, beynimizin genel çalışma hızıyla karşılaştırılınca hiç de az değil!

Libet’in deneyinden sonra özgür iradenin olmadığına inananlar çıksa da, Libet tam olarak bunu savunmuyor. Deneylerinde deneklerin beyinden verilen sinyali son anda durdurabildiklerini de gözlemleyen Libet, kararları biz almasak da alınan kararları veto edebildiğimize inanıyor. Yani “free-will” (özgür irade) yok, ama “free-won’t” (veto hakkı) var. Elbette bu konuda da fikir birliğine varmış bilim insanları göremiyoruz.

Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuzda, bizi yönlendiren -en azından öyle düşündüğümüz- etmenlerin hiçbiri aslında bize bağlı değil. Karakterlerimiz, duygularımız farklı. Sahip oluğumuz gen dizilimi bizim seçimimiz değil. Ailemizi, çocukluğumuzu, memleketimizi de biz seçmedik. İçinde bulunduğumuz durumlar her ne kadar hayat tarzımıza, daha önceki seçimlerimize bağlı olsa da; genel olarak karşımıza ne çıkacağı belirsiz. Bir de bunun üstüne “Hareketlerimizi kontrol edemiyor olmayalım?” şüphesi gelince ufak bir varoluşsal krize girmemek elde değil. Gerçekten benim kararım, benim hayatım mı şu yaşadığım?

Bu soruların cevabını bir gün öğreneceğimiz bile meçhul. Kesin olan tek şey, birbirimizi yanlı bir pencereden yargılamaya devam edeceğimiz. Her neyse, belki bu da elimizde olmadan yaptığımız bir şeydir.

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın