İnandığı değerler uğruna kariyerini dışardan izleyip kendine açıklama yapma ihtiyacı duyan bir kızın öyküsü…

Doğduğum andan itibaren çalışmazsam aç kalırım inancıyla büyütüldüm. Okul başlayınca çok çalıştım, üniversiteye gidince okula ek, işlerde de çok çalıştım. Bir yandan da rahat bir geleceğin hayaliyle kariyerime odaklandım. Ancak nefes almadan devam ettiğim bu hayat yolculuğumda beni etkileyen soğuk bir nefes, her şeyime göz dikmişti. Hepimizin bildiği ama söylemekten korktuğu ve o yokmuş gibi davrandığı o şey. Ben o şeyi hep söyledim ve garipsendim. Ama bu bir gerçek, hepimiz öleceğiz. Bunu sık sık dile getirdiğimde sağ elim kalbimin üstüne konuyor ve sen layıkıyla yaşadın diyor. Bunu keşfedeli çok olmuyor, öz şefkati yani. İnsan kendini dinlemeli, anlayış göstermeli.

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki sanki tüm insanlar bizim rakibimiz, o şekilde empoze ediliyor. Sınav maratonundan sonra iş maratonu, hırs maratonu, gelecek kaygısı derken ömür geçiyor. En acısı da bu ömür geçerken hayatında hiç şiir okumamış, gönüllü bir projede çalışmamış, bir çocuğun başını okşamamış, doyasıya gülememiş insanlar toprak oluyor. Ne yazık ki o topraklar çok kuru, üstünde çiçek bile açmıyor. Siz böyle bir toprak olmak ister miydiniz?

Önce insan olmak ve yavru varlıklar. Bu benim inandığım temel şeylerden biri oldu hep. İnsan olmak için başkasının hatta hiç tanımadığın bir insanın acısını hissedebiliyor olmak demek. Bu, akşam televizyonda evi yanarken ağlayan yaşlı amcayı görüp ağlamak gibi. Ya da iflasın eşiğine gelmiş şirketinden elemanlarını çıkartması gerektiğinde patron olarak işten çıkarılacak işçilerine üzülmek gibi. (Bu arada bu konuyla ilgili unutamadığım bir anı var; Türkiye’de bir fabrika işçilerini çıkarması gerektiğinde bir iş ilanı vermiş: İş aranıyor! 50 işçimizi şirketimizin ekonomik sebeplerinden dolayı işten çıkarmak durumundayız ancak her biri son derece çalışkan iş arkadaşlarımızdır. Biz onlara iş bulmadan işten çıkışlarını vermeyeceğiz.” Bu ilanın ardından işçilerine iş bulup işten çıkışlarını vermişler. Bu olayda giden ve kalan işçileri, şirkete olan bağlılıklarını düşünün. Hissetmek ne kadar değerli ve önemli sonuçlar doğuruyor gördünüz. )

Bir diğer önemli konu: Yavrular. İnsan ya da hayvan fark etmez, bir canlının korunmaya ihtiyacı olan yavrusu. Kainatın en güzel hediyesi, o küçük bedenler o kadar kutsal ki. Hayatımda hiçbir zaman bir bebeğin ağlayışından bile rahatsız olmadım. O kadar güzel ki. Peki ya kedi yavrusu, köpek, tavşan, kuş ve daha nice canlı. Her sabah onların videolarıyla dünyayı sevmeye çabalıyorum. Bu canlılarla ortak yaşadığıma, aynı dünyada nefes aldığıma inanamıyorum. Siz de bundan mutluluk duymuyor musunuz? Bildiğim bir şey varsa o da bu canlıları korumam gerektiği. Bir insanın hayatı çocukluğunda şekilleniyor. Şu an yaşadığım ve yaptığım her şeyin çocukluk hayallerim olduğunu biliyorum. Yazmak, sunmak, anlatmak, insana dokunmak, gülümsemek, sevmek ve daha nice hayal. Böyle hayal mi olur demeyin, hayalin büyüğü küçüğü olmaz. Asıl hayal kuramamak kötüdür çünkü bu ruhun öldüğünün belirtisidir.

Başka bir yazımda daha detaylı değineceğim size bu konudan. Ancak bugün başlangıçtan beri anlatmaya çalıştığım meseleye dönüyorum ve soruyorum:

“Gerçekten Yaşıyor Musunuz?”

Akşam eve geldiğinizde yorgunluktan yemek bile yapamıyor dışarıdan mı söylüyorsunuz? Ya da çocuğunuzla oyun oynayamıyor, internette dolanıp uyuya mı kalıyorsunuz? Ya da pazar gününü ailenize ayırdığınızı söyleyip kendinizi rahatlatırken pazarları da işe gidiyor, evdeyken de öğlene kadar uyuyor musunuz? En son ne zaman sinemaya gittiniz? En son ne zaman vapura bindiniz? En son ne zaman beliniz ağrımadı? En son ne zaman gerçekten güzel bir hayat yaşıyorum diyebildiniz?

J.L. Borges “Anlar” şiirinde diyor ki: “Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya, ikincisinde daha çok hata yapardım.” Bu şiiri dinlemeniz için seslendirdim.

Her gece sağ elinizi kalbinizin üstüne koyup gerçekten yaşıyor muyum diye sorun kendinize. Bu çağ korkunç bir çağ, insana insan olmayı unutturuyor. Bunu iyice anlayabilmeniz için Tolstoy’dan “İnsan Ne ile Yaşar” kitabından bir kesit sunuyorum:
“Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom’a “Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.” der. “Yoksa bütün hakkını kaybedersin.” Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takâti. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz… Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom’u bu mezara gömerler. Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der: “Bir insana işte bu kadar toprak yeter.”
  Melike Kılıç
CampusWINner

Yazar Hakkında

Konuk yazarlardan ilham, fırsat ve yeni fikirlerle dolu paylaşımlar!

İlgili Yazılar

Yorum Yazın