Yok, olmuyor. Kaç kere bu yazıya başlamaya çalıştım sayamadım. Sürekli bir fikir geliyor, onun hakkında yazmaya başlıyorum ama tatmin olmuyorum. Önce Star Wars izledikten hemen sonra Ahmet Ümit’in Elveda Güzel Vatanım adlı kitabını okurken yaşadığım kültür şokunda bahsetmek istedim. Sonra yazmanın ne kadar heyecan verici aynı zamanda korkutucu olduğunu ve yazmanın yaşamın aynası olduğunu anlatmak istedim. Bunu da bitirmeyi başaramadım, döndüm ilk fikrime ve Star Wars’ın dünya çapındaki pazarlama ve reklam stratejisinin başarısını incelemek istedim, ama o da çekici gelmedi. Yazacak konu bulamayınca, aklım çok havada olduğu için bazı şeyleri unutabiliyorum, izlediğim filmlerin olduğu bir liste hazırlamıştım çıkarılabilecek dersler konulu. Bu yazıyı devam ettirebilmek için de o listeden iki filmle ilgili fikirlerimi burada paylaşacağım.

Birinci film; Whiplash. Biraz değişik gelebilir ama girişimci olmak isteyen birinin mutlaka izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir film. İzleyenler belki şu anda çok çalışırsan olur dersini çıkardığımı ve bundan bahsedeceğimi düşünüyor olabilir. Hem evet hem hayır; çünkü bu dersi çıkarabiliriz, aynı zamanda ne kadar çalışırsak çalışalım karşımıza çıkan engelleri yıkmanın yolunu bulamazsak çalışmamızın hiçbir anlamı yoktur. Engelleri yıkmak için de bireyin kendine güvenmesi gerekir, bu da en başta kendinizi sevmekle başlar ve daha da önemlisi kendimizle dalga geçebilmeyi öğrenmeliyiz. Eğer bir hata yaptıysak onu kabullenebilmeliyiz.

İkinci film; The Intern. Son zamanlarda izlediğim en keyifli filmlerden biriydi. Daha da önemlisi şu an bir moda haline gelmiş start-up dünyasına giren bir girişimcinin işinin peşinde koşarken unuttuğu basit ama büyük şeylerin ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor. Filmin işlediği bir güzel nokta daha; hayatımız internete o kadar bağlı ki küçük bir özrü bile mesaj veya mail yoluyla diliyoruz. Neredeyse sevgiyi bile internet üzerinden yaşamaya başlayacağız. Belki de başlamışızdır çoktan ama aşk, sevgi internete sığamayacak kadar özel ve büyük duygulardır.

Bu güzel iki filmle ilgili düşüncelerimden sonra yazının en başında bahsettiğim konulardan birine, yani yaşadığım kültür şokuna dönmek istiyorum. Geleceği anlatan Star Wars’ın ardından metroda şimdiki zamanı yaşarken Elveda Güzel Vatanım ile birlikte 1900’lü yılların başına doğru yaptığım yolculuktan. Galaksiler arası uçan uzay gemilerinin savaşından saatte 50 km hız yapan metroya ve ardından ulaşımı at arabasıyla yapılan İstanbul sokaklarındaki devrimlere. Bu yolculuğum sırasında da fark ettiğim birkaç şey var. Bilim kurgu  da olsa, tarih de olsa, şimdiki zamanda olsa hepsinin temelinde aynı konular var; aşk, iyi-kötü savaşı ve yapılan seçimlerin sonuçları. Yani takvimler hangi yılı gösterirse göstersin insanoğlu ya birbiriyle ya da tanımadığı başka canlılarla savaşmaya devam edecek ve bundan zarar gören hep kendisi olacak. Yalnız bu savaşlar sürerken aşk hiç bitmeyecek, o hep insanların içindeki iyiliği, heyecanı, korkuyu diri tutacak. En sonunda da hayatımız boyunca verdiğimiz kararlar sonucunda ya pişmanlık duyacağız, ya geçip gitti diyeceğiz, ya da ne güzel yaşıyorum diyeceğiz. Ama ne olursa olsun hep aynı olacak, bu üçgen hiç değişmeyecek. Bunları düşündükten sonra da aslında çok basit bir dünyada yaşadığımızı tekrar hatırladım. Kendimizi çok zorlamamıza gerek yok bu hayattan keyif alabilmek için.

Sonuç olarak ise, ben bu yazıya başlayabilmek için kendimi çok zorladım ve hemen kafamda, “Ben niye yazamıyorum?”, “Yoksa üretkenliğimi mi kaybettim?” gibi soruları sormaya başladım ama en rahat olduğum bir anda elimde var olan imkanları da kullanarak yazmaya başladım. Şu an birçoğumuzun proje üretip içine girmeye çalıştığı girişim dünyasına da girmek için kendimizi çok zorluyoruz. Üzerine çok düşündüğümüz projeyi daha fazla düşünmek yerine daha basit bir fikri hayata geçirmek için uğraşsak çok daha faydalı olur bizim için.

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın