Hello Hello Hello!

Koskoca 3 ay 10 günlük maceranın son 1 ayındayız. Açıkçası zaman nasıl böyle hızlı geçti, hiç anlamadım. Halbuki başlarda çok zorlanmıştım. Benim gibi ailenizden ilk defa ayrılıyorsanız, Work and Travel başlarda bayağı zorlayıcı olabilir -tabii ki de pes etmek yok.-  İlk başlarda geri dönmek istedim çünkü kültür şoku yaşamıştım. Özellikle de midem bu şoktan çok etkilendi. Bir süre damak tadıma uygun yiyecek bulma sıkıntısı yaşadım. İnsan vücudu yeni bir şeye 21 gün sonra alışırmış; gerçekten de yaklaşık 1 ay sonra yemek yemem düzene girdi. Keşke yanımda getirseydim dediğim çok şey oldu. Tarhana, bulgur, çay, türk kahvesi ve daha neler neler… Belki bulabiliriz diye burada bulunan Yunan marketine gittik ve şansa gittiğimizde kapalıydı. Bir daha da açıkçası gidemedik çünkü evimize çok uzak ve Amerika’da toplu taşıma, otobüs metro gibi araçlar, küçük eyaletlerde çok gelişmemiş. Gerçekten de İstanbul’daki ulaşım kolaylığını özledim desem yalan olmaz. Ayrıca ulaşım çok  pahalı. Araba alım satımı oldukça uygun, elbette benzin fiyatı da! Türkiye’de bizler benzinin litresini 4₺’ya alıyor iken burada insanlar 1 galonu 2.5$’a alıyor. (1 galon 3.78 litre) Bu yüzden doğal olarak insanlar ulaşımlarını özel araçlarıyla sağlıyorlar.
               10150539_10153187925399272_3393674611263266069_n                                                                  11796339_10153237431669272_8191839143986038414_n
Herkes söylerdi öğrenci olmak en basiti, çalışma hayatı görüldüğü gibi değil. İnanmazdım, gerçekten de öyleymiş. Para kazanmak, ayaklarının üzerinde durmak ne kadar zormuş. Hele ki kilometrelerce uzakta çevrende seni anlamayan insanların içinde kendini yalnız hissetmek. Amerika’ya gelmekteki en büyük amacım aslında kendimi hayatın zorluklarına karşı hazırlamaktı. Başka bir yerde hayat nasıl bunu hep merak ediyordum. Doğruyu söylemek gerekirse bu hiç de kolay değilmiş. Hayat kimseye acımıyor. Paran yoksa eğer insanlar seni tanımıyor. Amerika’da hayatı daha farklı bir açıdan görüyorsunuz, çünkü burada aileniz yok. Yani belki teknoloji sayesinde görüntülü ve sesli olarak görüşebiliyorsunuz, ama bu nereye kadar yetiyor? Telefonu kapattığınızda yine kendinizle baş başa kalıyorsunuz. Bazen yaşadığınız sıkıntıları, sorunları onlara yansıtmamaya ve kendiniz çözmeye çalışıyorsunuz.  Amerikada’ki hayat şartları kolay değil. Şu yaşıma kadar hiç kira, yemek, temizlik ve para kazanma gibi derdim yoktu. Buraya gelir gelmez en büyük zorlukta çok büyük sorumlulukların olduğunu bilmek. Çok harcama yapmayan bir çocuk olmama rağmen buradayken kendime “babam bizi nasıl geçindiriyor, çalışmak, para kazanmak ne kadar zor” gibi düşünceler aklımdan geçmedi değil. Burada kazandığımız paranın büyük çoğunluğu ev ve yemek ihtiyacına gidiyor.
                      10955303_10153215005099272_5688005432442904778_n        11700899_10153185621994272_6936647683022999479_n
Ride operator olarak çalışmak oldukça zor. Haftada 5 gün ve günde de 8 saat çalışıyoruz. 8 saat ayakta ve sürekli insanlarla iç içe koşuşturmalı bir gün geçiriyoruz. Amerika’nın sevdiğim yanlarından biri ise her çeşit insanın bulunması; özellikle çalışırken bunun farkına daha da iyi varabiliyorsunuz. Maalesef bazen müşteriler sizi anlamıyor ve zor durumda kalabiliyorsunuz. Herkesin içinde size küfür edebiliyorlar. O an siz her ne kadar karşılık vermek isteseniz dahi bunu yapamıyor, güvenlik ve supervisorı arayıp oraya çağırıyorsunuz. En güzel yanı ise gösterdiğimiz sabırdan dolayı diğer insanların bizleri tebrik etmesi, güzel sözlerle motive etmesi. Çalışırken motivasyonumu arttıran en büyük cümlelerden biri ise “thank you!”  İnsanların burada yapılan işlerden sonra birbirine IMG_0753teşekkür etmesi oldukça yaygın. İlk başlarda otobüse bindiğiniz zaman şoför size “hi, goodmorning!” dediğinde elbette bir şaşırıyorsunuz. Çünkü Türkiye de şoförler genelde somurtan bir suratla sizi karşılıyor. Bizler de bunun karşılığında inerken “thank you!” demeyi unutmuyoruz. Amerika’nın bana kattığı şeylerden biri ise insanlara daima teşekkür etmek. Ayrıca supervisorlarımız süper! Özellikle Nate ve Eric’e çok çok teşekkür ediyorum. Bizlere her konuda çok yardımcı oldular ve bizlerin burada bulunmasından  memnun olduklarını her zaman dile getirdiler. En önemlisi de “speaking” konusundaki cesaret verici sözleri ve Eric’in bize Türkçe mektup yazması bizi en mutlu eden olaylardan biri. Bizlerle iletişimlerini hiç bir zaman kopartmak istememeleri harika!
Birazda sizlere ikinci yazımda anlatmayı unuttuğum ve cidden “macera” kelimesini hak eden yaşadığımız olaylardan bahsetmek istiyorum. Amerika’ya geleli daha iki gün olmasına rağmen polis arabasına binen ilk Türkler biz olabiliriz! Arkadaşımızın bavulu aktarma yaptığı havaalanında kaldığı için ertesi gün bavulunu almak zorunda kalmıştı. Kaldığımız motel aslında havaalanının tam karşısında ama ortadan otoban geçiyor ve havaalanı o kadar büyük ki -otobüsle ulaşımı o zaman iyi bilmiyorduk- taksiye binmeyip yürüyerek gitmeyi tercih ettik. Ee, tabi yürüyünce hiç de o kadar kısa olmadığını gördük. Açtık Google map’e baktık yol tarifine yürümeye başladık. Çok büyük bir mezarlığın içinden geçtik. Sonuna ulaştığımızda bizi büyük hayal kırıklığı bekliyordu çünkü mezarlığın çıkışı kitlenmişti ve önünden yol geçiyordu. Geriye dönme ihtimalimiz yoktu, bu yüzden çitlerden atlamaya karar verdik -sakın denemeyin!- Sırayla tırmandık ve öbür tarafa geçtik. Yol kenarından yürümeye başladık yaklaşık bir 10 dakika sonra, polis arabası bize yaklaşmaya başladı. Tabi o sırada benim aklımdan “Çitlerden atladık, bizi gördüler ve yakalayacaklar” gibi düşünceler geçiyor. Polis arabası durdu, biz durduk. Elim ayağım birbirine dolandı. Korkudan kitlenmiştim; tek kelime bile konuşamadım. Meğer biz otoban kenarında yürüyormuşuz ve havaalanı devriye polisi bu yüzden gelmiş. Tabi bizi ayak üstü kısa bir sorguya çekti, “Nasıl geldiniz, nerelisiniz nereye gideceksiniz neden burdasınız?” gibi. Polis o kadar anlayışlı biriydi ki bizi havalanına bıraktı ve yolu tarif etti. Sayesinde Amerika’ya gelip, polis arabasına binmedik, demeyiz artık. Siz siz olun sakın yol kenarında yürümeye kalkmayın yoksa bizim gibi polis tarafından çevrilebilirsiniz. Ayrıca burada öğrendiğim tuhaf bir bilgiyi sizle paylaşmak istiyorum. Bazen ana yola çıkarken köşelerde bulunan “Stop” yazılı levhalar bulunur. Türkiye’de olsak hiç dikkate almadan geçer gideriz. Ama Amerika da bu levhanın bulduğu yerlerde arabanın kesin durması ve hızının sıfırlanması gerekiyormuş aksi taktirde polisler ceza kesiyormuş.
İkinci en büyük olaylardan birisi de, bildiğiniz üzere Amerika’da hortum fırtına gibi hava olayları çok oluyor. Minnesota eyaleti göller yöresi diye anılıyor. Gün aşırı hava yağışlı olabiliyor. Genelde de geceleri yağmur yağıyor. Bir gece ansızın uyandım. Odanın içinde resmen şimşekler çakıyordu. Korkudan apar topar kalktım, pencereden dışarı baktım. Ağaçlar yere değiyor, bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu ve hiç durmadan şimşekler çakıyordu. Korktuğum için hemen arkadaşlarımı kaldırdım. Hep birlikte dışarı bakarken bir anda, derinden bir ses gelmeye başladı. Başta klimadan geliyor sandım ve klimayı kapattım. Kapatmama rağmen, ses gitmemişti. Oda arkadaşım ile birlikte evin dış kapısına doğru ilerledik. Delikten dışarı baktığımda acil çıkış kapılarının kapalı olduğunu gördüm, hemen kapıyı açtım ve siren sesi kulağımızda yankılanmaya başladı. Ayakkabılarımı bir çırpıda giydim ve geleceğimi söyleyerek kendimi apartmanın koridoruna bıraktım. Koşarak ilerlemeye başladım. Gördüğüm insanlara ne oluyor diye sormama rağmen bilmiyoruz diyip apar topar dışarı çıkıyorlardı. Eve koşarak geldim hemen arkadaşlarıma “üstünüzü giyinin, evraklarınızı çantanızı ve paranızı alın gidiyoruz!” diye seslendim. Yatak odasının içinde de siren bulunduğundan en son evden çıkarken kulaklarım uyuşmuştu. Koşarak insanların bulunduğu yere gittik. Bizi görünce bazıları güldü. Çok rahat gözüküyorlardı, biz ise tam tersi çok gergin. Aradan 10 dakika geçti bir tane itfaiye aracı geldi içinden on tane itfaiyeci çıktı hemen alarm aletinin başına gittiler apartmanı dolaştılar. Yaklaşık 1 saatin sonunda bizlere dönüp; “Üzgünüz Yanlış Alarm! Evlerinize dönebilirsiniz” dediler. Tabi o an yangın olamamasına mı sevinsem yoksa uykumun kaçtığına mı üzülsem bilemedim! Nasıl sinirlendiğimi anlatamam, nasıl bir korku yaşadığımı tarif edemem. Sonraki iki gün boyunca kulağımda siren sesleri hala devam ediyordu. Bu olayda beni şaşırtan durum insanların panik yapmayıp, bir arada toplanmalarıydı. Bizde tam tersi, korku ve endişe içinde ne yapacağımızı bilmez halde aralarında bulunuyorduk. Not; 1 hafta sonra yönetim alarm şirketini değiştirdi ve her daireye özür mektubu yolladı.
                11698716_10153217082899272_4140289251747092421_n                            1476167_10153179663874272_1549406156553793683_n
Amerika’da ilgimi çeken en önemli farklardan birisi de sokakta hayvanların bulunmaması. Geldiğimden beri gördüğüm tek canlı kuş, tavşan ve sincap -hayatımda ilk defa beyaz sincap gördüm.- İnsanlar kedilerini bile tasmayla sokakta gezdiriyor! Elbette sokakta hayvanların bulunmaması çok güzel bir şey, zaten buraya gelince en büyük değişimlerden biri de bu geliyor size. Ama doğruyu söylemek gerekirse kedi-köpek sevmeyi çok özledim. Onların yerine burada evimizin bahçesinde tavşan ve sincap besliyoruz.
Çok güzel dostluklar kurduk, tatil günlerimizde arkadaşlarımızla piknik alanlarına gidip barbekü yapıp, disc golf oynuyoruz. İş yerinde hep birlikte sinemaya gidiyor, bowling turnuvaları yapıyoruz. Sinemadan bahsetmişken buranın sinema kültüründen bahsetmeden geçmek istemiyorum. Türkiye’de sinemalarda 10-15 dakikalık aralar olur, ama burada ara yok yani tuvalet ihtiyacınız olduğunda filmi az da olsa kaçırmak zorunda kalıyorsunuz. Birde herkes film bitince alkışlıyor. İlk başta biraz tuhaf kaçmıştı, ama ayak uydurmak gerek diyerek biz de alkışa katıldık. Birbirimize farklı kültürleri aktarmak bu programın en güzel yanlarından biri.
                    unnamed                  11755239_10153217082809272_8980820088597865699_n
Amerika’da geçirdiğim zamanımın son kısmında bir yanım buruk, bir yanımsa koşa koşa Türkiye’ye dönmek istiyor. Her öğrencinin Erasmus deneyimi yaşaması gerektiği gibi Work and Travel deneyimi de yaşaması gerekiyor. Ben bu program sayesinde kendimi oldukça geliştirdiğimi düşünüyorum. Bu yaşta tanıdıklarınızdan uzakta bir yerde kendi sorumluluklarınız olduğu zaman bulunduğunuz kabuktan ayrılıyorsunuz. Belki de işte tam bu zamanda hayatın nasıl bir şey olduğunu öğreniyorsunuz. Her ne kadar ailemin her daim arkamda olacağını bilsem bile kilometrelerce uzakta olduğum için kendi başımın çaresine bakmakla yükümlüyüm. Bu yükümlülükler insanı olduğundan daha farklı bir konuma getiriyor. Amerika’nın herkese katacağı illa bir şey var. Bana kattıklarını ise Türkiye’ye dönünce çevremdekilerden duyacağım.
Not; Bu yazımla birlikte “Macera Dolu Amerika Seyahatine Hazır mısın?” başlıklı yazılarımın sonununcusunu yayımlıyorum. Bir sonraki ay yeni bir başlıkla “Travel ve Türkiye’ye dönüşüm”ü anlatmayı planlıyorum. O zamana kadar kendinize iyi bakın. Yazılarımı okuduğunuz için çok teşekkür ediyorum.
Kucak dolusu sevgilerle.

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar

Yorum Yazın