Küçükken8128305338_4f1a35c8c0_b bizden hep evler ve bahçeler çizmemizi isterlerdi; elimiz çizime alışsın, gelişme gösterelim diye. Hep de yemyeşil dağları olan, renkli çatılarıyla ve bahçeleri rengarenk çiçeklerle dolu iki katlı evler çizerdik böyle yerlerin varlığını bilmeden. Slovenya’ya gittiğimde işte o çocukken çizdiğim resmi tam karşımda görmenin heyecanını yaşadım.
Bu ülkeyi ziyaretimin amacı, 15 yıldır görmemiş olduğum akrabalarımın yanına gitmekti. İlk gittiğim şehir, başkent olan ‘Ljubljana’ydı. İlk fark ettiğim şey, yolların genişliği ve eski mimari yapılardı. Küçük bir şehirden gelmiştim ben, burası ise benim için kocaman görünüyordu. Oysa ki o kadar da büyük bir şehir değildi. Cumartesi akşamı evdeydik, uyuduk hemen. Sabah hiç beklemediğim bir gürültüye uyandım, ne olduğunu anlayamamıştım. Hemen pencereye koştum ve yanı başımızda çanları çalan bir kilise bulunuyordu. Katolik bir ülkede olduğumu unutmuştum. Herkes çanların çalmasıyla uyandı ve erkenden kahvaltı yaptık. Sıra şehri keşfetmekteydi.
Bulunduğum süre boyunca hep kentin mimarisini inceledim; birçok binanın önünde insan desenleri vardı. Sanki her ev önceden önemli bir yapıtmış gibi bir his veriyordu, oysa sıradan insanların yaşadığı binalardı sadece. Otoyollar merkeze yaklaştıkça darlaşıyor; merkeze gelindiğinde tamamen bitiyor ve yaya yoluna dönüyordu. Size beni etkileyen bir hadiseden bahsetmek istiyorum. İlk gün karşıdan karşıya geçecektim, trafik ışıkları yoktu; arabanın geçmesini bekledim ama durmuştu. Yürüyüp yürüyemeyeceğime karar veremedim, beyefendi eliyle “Buyurun geçin!” dedi. ‘Herkes böyle miydi bu şehirde?’ diye düşündüm. Bu şehirde beni en çok etkileyen de bu olmuştu, güzelliğinin yanı sıra insanların saygılı ve kültürlü oluşu. Etrafın kalabalık olmasına rağmen seni rahatsız eden bir gürültü yoktu ortalıkta, sakin sessiz konuşuyor buradaki insanlar. Yoluma devam ettim, dar sokaklarıyla, her köşesinde küçücük kafeteryalarıyla dolu bir yoldaydım. Bu yolun bitimiyle merkeze varmıştım. Ortada bir meydan, çevresinde kırmızı kocaman bir katedral, ışıl ışıl iki köprü, dere boyunca uzanan bir yol ve kafeler… Her hafta sonu, merkezde gösteri olurmuş; o gece olduğu gibi. “Ateşle Dans” adlı görkemli bir gösteri vardı. Dere manzaralı kafelerin hepsinde farklı bir tema ve özenle giyinip süslenmiş insanlar vardı. Belliydi hafta sonunu önemsedikleri. Biraz daha ilerledikten sonra gençlerin zaman geçirdiği bir yere geldim. Dere kenarında kocaman 4 merdiven vardı, müzik açıp kendi ortamlarını yaratan bir sürü genç vardı. Onlar için meydan burasıydı büyük ihtimalle.:)32971
Şehirde bir de dikkatimi çeken, arabadan çok bisikletin kullanımıydı. Genç kesimden tutun, yaşlılara; işe giden takım elbiseli, kravatlı kişiler bile bisikleti ulaşım aracı olarak kullanıyorlar. Her ikinci adımında bisiklet park yerlerine rastlamak mümkündü bu yüzden. Ayrıca bu şehir yaşlı kesime büyük ayrıcalıklar taşıyor. Taşıma araçlarının birçoğu onlar için ücretsizdi, hatta onlara özel küçük tren ara
balar vardı, taksi yerine kullanılan. Buradaki yaşlı kadınlar magazin dergilerinden fırlamış gibiler. Hepsinde etek, topuklu ayakkabı ve şapkalar…
Sıradaki yolculuğumu ‘Ljubljana Kalesi’ adı verilen ve şehrin merkezinden yukarıdaki tepeye baktığınızda görecek olacağınız savaş döneminden kalan bir kale. Ancak günümüze kadar korunmuş ve şu an içinde gezilebilen ve içinde kafeteryaları olan bir mekan. Arabayla çıkması kolay, yayaların kaleye ulaşması için de asansör yapılmış. Bu ülkede her şey düşünülmüş gibi geliyor bana. Duvarları, yolları ve pencereleri dışında eski kalan yanları çok
olmamış; yenilenmiş ve günümüze uyarlanmış bir mekan. Manzarası mı? Gündüz gitseniz yeşilliği; gece gitseniz ışıl ışıl parlayan bir gençliği göreceksiniz.
Günün yorgunluğunu atmak isterseniz de ‘Tivoli Parkı’ tam size göre. Yeşil alanlarıyla göz dolduran bir park. Parkın girişinde, yol boyunca uzanan fotoğraf ve resim sergileri var. Ardından da yeşilliğin güzelliği ve kuşların cıvıltısı sizi yalnız bırakmayacak emin olun.:)

Size bu ülkenin bir şehrinden daha bahsetmek istiyorum. Fotoğraflarda gördükten sonra gitmek istediğim bir şehir burası: ‘Bled’. Başkentteki gibi hayat aktif bir durumda değil, daha durağan ve çoğunlukla da yaşlıların bulunduğu bir yer. Şaşırmamak lazım, her yer yemyeşil, kolay oksijen alınabilen bir yer. Bu şehir, bir parkın içine kurulmuş gibi açıkçası; B37581_1491815572151_3434087_nled gölünün yanında yürümek, yere kadar süzülen ağaçları izlemek, gölün yanındaki kazlara yem vermek… Hiç bu kadar huzurlu hissetmemiştim. Gölün ortasında kız kulesini andıran ‘Azize Meryem Kilisesi’ ve sağ tarafta dağın en uç kısmına inşa edilen bir kale ‘Bled Kalesi’… Abartmıyorum, harikalar diyarında hissetmiştim kendimi. Gölden 130 metre yüksekte olan kaleye gitmem gerekiyordu. Arabayı park ettikten sonra, kıvrımlı ve taşların tek tek dizildiği yoldan yukarı doğru çıktık. Kalelere olan merakım yüzünden bu yer beni büyülemişti. Zamanın ihtiyacına göre büyütülen bu kalenin içerisi tarih kokuyor. Eski savaş aletleri ve o dönemin yaşantılarını gösteren heykellere kaptırdım kendimi. Ancak kalenin en muhteşem yanı, manzarasıydı elbette. Bütün şehri ayaklarının altında hissediyorsunuz. Yeşilliği, sarmaşıklarla örülü evleri ve kiliseyi o kadar net görebileceğimi düşünmemiştim. Sadece manzarayı izlemek yarım saatimi almıştı; daha doğrusu daha önce hiç geçirmediğim bir yarım saat geçirtmişti bana bu manzara. Bu kaleyi terk etmek istememiştim ama bu şehirde daha birçok mucizeye tanık olacağım çok belliydi.
Sıradaki adresimiz ‘Bohinj Gölü’ydü. Buraya Slovenya’nın her yerinden otobüslerle ulaşım sağlanabiliyor. ‘Triglav Ulusal Parkı’ bizim sıradaki durağımız. Buranın ‘Savica Irmağı’nın kaynağı olması, turistlerin akın akın gelmesine neden oluyor. Çıkacağımız yolu görünce gözüm korkmuştu ancak yine de devam ettim. Triglav
Dağı’nda bir yere kadar ücretsiz olarak gidilebiliyor ancak belli bir yerden sonra giriş ücreti veriliyor. Merdivenleri çıkmak yorucuydu ancak o yolda karşınıza çıkan güzellikler paha biçilemezdi. Yukarıya vardığınızda üşüdüğünüzü fark edeceksiniz ancak yolun sonuna varmadan nedenini anlamayacaksınız. En sonunda merdivenleri çıkmayı bitirdim ve karşımda inanılmaz bir coşkuyla akan Savica Irmağını gördüm. O an, o suyun soğukluğunu o kadar uzaktan dahi hissedebiliyorsunuz. Hayatım boyunca böyle bir güzellik görmemiştim. İnerken düşündüğüm tek şey, o kadar merdiven çıktığıma değmiş olduğu duygusuydu. :) Gezim burada son bulmuştu ama günün birinde buraya tekrar geleceğime eminim. Hepinize de bu küçük ve güzel ülkeyi görmenizi tüm kalbimle tavsiye ederim.

Yazar Hakkında

Anadolu Üniversitesi basın ve yayın öğrencisi ilgi alanları: grafik tasarım, gezi yazarlığı. Gittiğim ülkelerde ziyaret edebileceğiniz yerleri, başarıya ulaşmamda bana yol gösteren ve ilham veren olayları sizlerle paylaşmak istiyorum.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın