Brüksel: Kahvaltıda waffle, akşam yemeğinde midye ve patates yenen şehir.

Grand Place, Brüksel.

Grand Place, Brüksel.

Kimi onu Manneken Pis, kimi waffle, kimi çikolata, kimi dondurma, kimi midye, kimi patates kızartması ile bağdaştırır. Batı Avrupa’nın leziz ve Orta Çağ kokan ülkesi Belçika’ya ister geçerken uğrayın, ister son durağınız olsun, mutlaka görün!

Hemen her Avrupa şehrinden trenle ulaşılabilen Belçika’nın iki gözdesi var: Brüksel ve Bruges. Ülkenin başkenti Brüksel, tabelaların hem Fransızca hem Flemenkçe yazıldığı ve ciddi sayıda yabancının yaşadığı güzel kokulu şehir-ya da direk waffle kokulu denebilir. Bruges, Brüksel’in kuzey batısındaki Orta Çağ ruhunu kaybetmemiş ikonik sehir. Bilmeyenler için, her ikisinde de yönümüzü bulmamızı sağlayan Use-It’ten bahsetmek isterim. Sayılı Avrupa şehri için bulabileceğiniz Use-It haritalar, şehrin lokalleri tarafından çizilen ve onların tavsiyelerinin yazdığı keşfedilmemiş madenler diyebilirib3z.

Herkesin ziyaret ettiği şehirden beklentisi farklıdır tabii, ben kendi önceliklerime göre sıralıyorum. Güzel bir Brüksel sabahına uyandınız, önce Rue de Marché aux Herbes’deki Gaufre de Bruxelles’de kahvaltı! Biz tatil arkadaşımla Belçika çikolatalı ve kremalı bir krep ve bir waffle paylaşarak aldığımız kalorileri yarıya indirdik. Nereye gidersem ve kimle gidersem gideyim her zaman karşımdakine “Farklı farklı alıp paylaşalım mı?” derim ki daha çok şey tadabileyim.
Paylaşmaktan çekinmeyenlerimize tavsiye ederim. Kralın çalışma ofisi olan Kraliyet Sarayı normalde turistlere açık olmazken, biz şehirdeyken kral seyahatte olduğu için açıktı ve biz de bu gösterişli Palais Royal’i gezerek başladık. Daha sonra sarayın çevresindeki St. Michael Kathedrali, Federal Parlamento, Müzikal Enstrümanlar Müzesi, Güzel Sanatlar Müzesi’ni gördük. Ardından haritadan aşağı doğru ilerledik ve Rue de Minimes’den, asansörle, inşası bittiğinde(1883) Avrupa’nın en büyük binası olan Adalet Sarayı’na çıktık. (Aslında kısaca tavsiye edilen üzere önce yukarı şehri-uptown- daha sonra aşağı şehri-downtown- gezdik.) Tabii yolda, yokuştaki tarihi mahalle Sablon’da durup fotoğraf çekmeyi ihmal etmedik. Brigittines’i görüp La Chapelle’de mum yaktık.

Sıra ülkenin sembollerinden Manneken Pis’e geldi ve turistlerin arasından sıyrılarak küçük çoçuğun o günkü beğenmediğimiz kıyafetlerine önem vermeden fotoğrafb7larımızı çekildik. Şehirde metrolardan en ıssız sokaklara kadar yer altı ve yer üstü her yer waffle kokuyordu, ama biz yine de köşeden gelen waffle kokusunun bir başka olduğu konusunda hemfikir olup elimize birer waffle alarak bir posta da waffle’larla Manneken Pis arka planında fotoğraf çekildik. Sonuç: gerçekten de haklıydık, şehrin en güzel waffle’ı bu köşeden 1€’ya aldıklarımızdı! Ardından büyük meydana çıkarak “Bir meydanın dört tarafına da mı gösterişli bina yapılır?” sorusunu tartışarak panoramalar aldık. Turistler için asıl meydan burası olsa da lokaller için asıl meydan buranın hemen arkasındaki Borsa Meydanı: La Bourse. Hava kararmaya başladığında birasını kapan buradaki merdivenlere atıyor kendini. Borsanın gösterişli yüzünü de görüp şehrin merkezi olsa da turistlerce çok çekici bulunmayan, dolayısıyla daha sessiz olan, sokaklarına daldık. Buralarda St- Katelijne ve St. Jean-Baptiste Kilisesi’ni ziyaret ettik.

Snapchat filtrelerimizde çıkan Atomium’a da gitmeden olmaz diyerek metro ile Esplanade’a geçtik. Belçika’nın ikonik yapılarından Atomium’un bazı b5kürelerinde kalıcı bazılarında sadece misafir bilimsel sergiler var. Merdivenlerle birbirlerine bağlı küreler birçok Belçikalı’ya göre abartılı-overrated- ve gereksiz görünse de turistler için bir hotspot olduğu kesin! Akşam yemeği için merkeze geri dönelim ve neredeyse sadece turistlerin gittiği Rue des Bouchers’de hemen aynı şeyi sunan dolayısıyla seçimi bizler için çok zorlaştıran restoranlardan ünlü Chez Leon’da ‘Mussels from Brussels’ yiyerek günü bitirelim dedik. Üzerine tatlı için ise Galeries Royales St-Hubert’deki çikolatacılarda ya da borsa ile büyük meydana çıkan ara sokakların herhangi birinde iştahınızı törpüleyebilirsiniz.

Şehir merkezinden biraz uzaklaşmak isterseniz Brüksel’in ayakta kalmış son şehir kapısı Porte de Hal’i Portekiz ve Brezilyalıların yaşadığı samimi mahallede bulabilirsiniz. Buradan kolayca Avenue Louise’e geçip alışverişe ısınabilir, ardından Avenue de la Toison d’Or’da işleri büyütebilirsiniz. Unutmadan, Brüksel’e gelip park görmeden olmaz. Bu yüzden gelmişken Parc du Cinquantenaire’e gitmeli ve yanındaki Arc de Triomphe’un çatısından şehre bir bakmalı! Vintage kıyafetler için şehrin farklı yerlerinden iki mağaza ekleyerek de gezimizi ve yazıyı bitirelim: Think Twice ve Melting Pot Kilo.

 

b1

İyi gezmeler!

Yazar Hakkında

Galatasaray Lisesi’nden mezun olup Galatasaray Üniversitesi İşletme Bölümü’nde okumaya başladım.
Farklı kültürleri tanıyarak dünyayı gezmeyi tatillere sığdıramadım; lisenin bir yılını Kanada’da, geçtiğimiz yazları da İngiltere’de yaz okulunda ve Fransa’da stajda geçirdim.
İlgiyle katıldığım etkinliklerin ve gezdiğim yerlerin yanı sıra kulağa küpe notlar da paylaşacağım sizlerle.

İlgili Yazılar

Yorum Yazın